Arı Sütü ( Royal Jelly) Nedir ve Faydaları Nelerdir?
İçindekiler
Arı Sütü ( Royal Jelly) Nedir ve Faydaları Nelerdir?
Arı Sütü İçeriğinde Neler Var?
Arı Sütünün Faydaları Nelerdir?
Arı Sütü Nasıl Kullanılmaktadır?
Arı Sütü Arz Şekilleri ve Saklama Koşulları:

Arı Sütü ( Royal Jelly) Nedir ve Faydaları Nelerdir?
Arı sütü faydaları ve kullanım sebepleri bakımından geniş bir içeriğe sahiptir. Dünyada besin değeri çok yüksek, güçlü besleyici özelliği ile dikkat çeken arı sütünün içeriği kompleks ve karmaşık bir yapıdadır.
İçerisinde mineraller, vitaminler, protein, karbonhidrat, yağ asitleri, amino asitler, doğal hormonlar bulunmaktadır. Arı sütü sentetik olarak üretilememektedir. Çünkü bileşiminin karmaşık yapısı sebebi ile küçük bir kısmı henüz çözülememiştir.
· A, B1, B2, B3, B5, B6, B9 (folik asit), B12, C, D, E, K vitaminleri bakımından zengindir.
· Kalsiyum, bakır, demir, florin, iyot, demir, magnezyum, manganez, fosfor, potasyum, selenyum, sodyum, sülfür, çinko minerallerini içerir.
· 17 çeşit aminoasit içerir
% 66’ı sudan, % 14.5’i karbonhidrattan, % 4.5’i lipidden, %13 ‘ü aminoasitten oluşur. B1, B2, B3, B6, B12, biotin, folik asit, inositol, pantotenik asit, asetilkolin, A, C, D, E vitaminleri, bazı mineraller, enzimler, hormonlar ve 10 hydroxydelta 2-decenoic asit, antibakteriyel ve antibiyotik bileşenleri içerir.
Arı sütü 10-15 günlük genç işçi bal arılarının yutak üstü salgı bezlerinden ürettikleri beyaz, jel kıvamında, kremsi yapıda, krem renginde ve ekşi bir tada sahip, özel ve çok değerli bir maddedir. Bal ve arı sütü birbirinden çok farklı maddelerdir. Arı sütünün koyu bir kıvamı vardır. Tadı ekşidir ve keskin bir kokuya sahiptir. Arı sütünün hammedesi; binlerce çiçeğin çiçek poleni, bal özü ve bal arılarının enzimlerinden oluşmaktadır. Diğer arı ürünlerinin aksine varlığı uzun bir süre bilinememiştir. İşçi arılar tarafından üretilen arı sütü, yalnızca kraliçe arı tarafından tüketilir. Kraliçe arı hayatı boyunca arı sütüyle beslenir. Diğer bal arıları birkaç ay kadar yaşarken Kraliçe arının diğer arılara kıyasla 10 kat (kraliçe arı 6 yıl yaşar) daha uzun yaşaması, çok daha iri olması, günde 2500-3000 kez yumurtlayabilme kapasitesi, zengin içerikli bir besin olan arı sütü sayesinde mümkün olduğu düşünüldüğü için arı sütüne olan ilgi ve araştırmalar artmıştır. Arı sütünün üreme organlarındaki etkisi çok fazladır. İçerisinde üremeyi artıran bir takım hormon ve enzimler bulunur
Arı sütünün üretim ve ticaretini elinde bulunduran ülkeler; Çin, Japonya, Kore, Tayvan ve Yeni Zelanda’dır.
· A, B1, B2, B3, B5, B6, B9 (folik asit), B12, C, D, E, K vitaminleri bakımından zengindir.
· Kalsiyum, bakır, demir, florin, iyot, demir, magnezyum, manganez, fosfor, potasyum, selenyum, sodyum, sülfür, çinko minerallerini içerir.
· İnsan metabolizmasına olumlu yönlü, faydalı ve gerekli olan HDA-10 içerir. HDA-10’un etkileri birçok klinik çalışmalarla kanıtlanmıştır. HDA-10 fungsid, anti-viral, anti-bakteriyel, bakteriyostatik, anti-inflamatuar ve bağışıklık sistemini güçlendirici etkilere sahiptir • Anti bakteriyel, antivirütik özelliği vardır. Arı sütüyle ilgili yapılan bir araştırmada arı sütünün 0,5 mg ve 1 mg miktarlarının bakteri gelişimini inhibe ettiği saptanmıştır. Arı sütü bazı bakterilere karşı etkili bir antibiyotik olarak adlandırılan 10-Hidroksi-Dgr2-decenoic asit içerir. HDA-10 bakteri, virüs ve mantara karşı mücadelede önemli bir madde olarak bilinir.
· 17 çeşit aminoasit içeren arı sütü, bağışıklık sistemini güçlendirmektedir.
· İştah üzerindeki düzenleyici etkisi nedeniyle iştah açıcı olarak kullanılabilir. Arı sütündeki asetil kolin çocukların öğrenme ve algılama işlevlerinin artırılmasına yardımcı olurken, globulin (gama globulin) ise bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde rol oynar.
· Yetersiz beslenmeden doğan eksikliği giderici güçlü besleyici özelliği vardır. İçeriğindeki protein, lipit, amino asit, mineral tuz, oligo element ve glüsid gibi temel besin maddeleriyle sağlıklı beslenmede önem taşır.
· Güçlü bir antioksidan kaynağıdır. Kansere karşı savaşmada etkin rol oynar.
· Bir çalışmada arı sütünün, kanser hücreleri enjekte edilen tüm fareleri 12 aydan daha uzun bir süre koruduğu ancak kanser hücreleri enjekte edilip arı sütü verilmeyen farelerin ise 12 gün içinde öldükleri tespit edilmiştir.
· Journal of the Science of Food and Agriculture’ de yayınlanan yazıya göre arı sütü tümörlerin büyümesini önlemede umut verici görünmektedir.
· Hastalıklara karşı vücut direnci artırır.
· Pet şişe, biberon gibi şeffaf plastik ürünlerden geçerek sağlığımızı olumsuz etkileyen, çocuklarda büyüme ve davranış bozukluklarına neden olabilen Bisfenol A (BPA) maddesinin etkilerini azaltır. Yapılan araştırmalar, arı sütünün BPA’nın etkilerini nötralize ettiğini ortaya koymuştur.
· Büyüme – gelişme çağında olanlar, spor yapanlar ve hareketli yaşam sürenler için önemli bir destekleyicidir.
· Kalp ve damar sağlığını destekler, Damar sertliğini engellemeye yardımcı olur:
Kan basıncını düzenleyerek tansiyon ve benzeri şikâyetlerin azaltılmasını sağlar, kalp-damar sağlığını korur. Damar tıkanıklığını giderir, damarları açar. En çok damar sertliği, mide-bağırsak sorunları, romatizmal rahatsızlıklara karşı kullanılmaktadır.
· Enerji verir, vücudu canlandırır. Kişiye zindelik kazandırır:
Bedensel ve zihinsel yorgunluğa karşı enerji kaynağıdır. Vücuda zindelik kazandırır. Enerji verici etkisiyle kronik yorgunluk sendromu ve fibromyalji durumlarında faydalı olur.
· Genel olarak kişinin performansını artırır.
· Cinsel gücü artırır. Sperm kalitesinde ve sayısında artış sağlar, bu sebeple ebeveynler çocuk sahibi olabilmek için kullanmaktadır.
· Bazı araştırma verilerine göre, arı sütü testesteron düzeylerinde artış sağlayabilir. “Animal Reproduction Science’nin 2010 Ağustos sayısında yer alan ve tavşanlar üzerinde yapılan deneyde arı sütü testosteron oranında yükselmeye neden olmuştur.
· Japonya’da yapılan klinik bir deneyde 6 ay süresince 61 katılımcıdan 31’ine günde 300 mg arısütü verilirken diğerlerine plasebo verilmiştir. Çalışma süresinin bitiminde yapılan testlerde açlık kan şekerinde azalma, alyuvar sayısında artış, testosteron düzeyindeki yükselişe bağlı olarak testosteron/dehidroepiandrosteron sülfat (DHEA-S) seviyesinde önemli bir artışın olduğu tespit edilmiştir.
· Doğurganlığı destekler. Düzenli olarak tüketilen arı sütü, sperm sayısını artırmaya yardımcı olduğu gibi kadınlarda da hormonâl dengeyi korumaya yardımcı olur.
· Kolesterolü düşürücü etkisi vardır. 2007 yılında Japonya’da yapılan klinik çalışmalara göre arı sütü orta derecede yüksek kolesterol seviyeleri olan kişilerde lipoprotein metabolizmasını düzeltmeye yardımcı olmaktadır. New York Medical College’s Department of Medicine tarafından yapılan bir çalışmada arı sütünün kolesterol seviyelerinde % 14lük bir azalma sağladığı tespit edilmiştir.
· Böbrek ve karaciğer fonksiyonlarını düzenli çalışmasında olumlu rol oynar.
· Nagasaki Üniversitesince yapılan bir çalışmada arı sütünün kemik dokusunu geliştirici ve destekleyici etkisi tespit edilmiştir.
· Ülser, gastrit ve kolit gibi rahatsızlıklarda kullanılabilir.
· 2010 yılında European Journal of Histochemistry‘de yayınlanan bir araştırma sonucuna göre arı sütü kolit gibi gastrointestinal sorunların tedavisinde olumlu etkiler gösterebilir bulgusuna ulaşılmıştır.
· Kansızlık sorununda yardımcıdır.
· Bebeğin anne karnından başlayarak, gelişme çağı boyunca zihinsel gelişimi için etkin bir rol alır.
· Daha sağlıklı bir uyku için yardımcıdır, uyku düzensizliğine karşı faydalıdır.
· Stresin vücut üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmaya yardımcı olur.
· Depresyon, kaygı, panik atak benzeri psikolojik rahatsızlıkları atlatmaya yardımcı olur. Doğal bir antidepresan özelliktedir.
· İçeriğindeki vitamin ve mineraller vücuttaki kolajen üretimini destekleyerek saçlara ve cilde güzellik, canlılık verir. Deri hastalıklarına karşı kullanılır. Derinin görünümünü taze tutar.
· Cilt sağlığı ve kırışıklığı önlemede olumlu etkiye sahiptir. Yanık için üretilen dermatolojik krem ve merhemlere, %0.05 ila 1 oranında arı sütü ilave edilmektedir.
· Hücre yenilenmesi, üretimi ve metabolizması üzerinde etkilidir. Hücre yenilenmesini tetikler ve hız kazandırır, bu şekilde kişinin yaşamını tazeler.
· Çok iyi bir yara iyileştiricidir.
· Şeker hastaları tarafından güvenle kullanılabilecek bir ürün olan arı sütü, kan şekerini dengelemeye yardımcıdır.
· İnsülin benzeri peptidleri içerdiği için kan şekerini düşürücü etkide bulunur.
· Hipertansiyona karşı yararlıdır.
· Japonya’daki Okayama Üniversitesinde gerçekleştirilen ve Biological and Pharmaceutical Bulletin adlı derginin Kasım 2008 sayısında bildirilen hayvan deneyine göre arı sütü yüksek tansiyon ve insülin direnci karşı olumlu etkilere sahiptir. Çalışmada arı sütüyle beslenen yüksek tansiyonlu ve insüline dirençli farelerde düşük sistolik kan basıncı, insülin ve trigliserid seviyelerinde düşüş tesbit edilmiştir.
· Arı sütünün tansiyon düşürücü ve damar genişletici aktivitesi vardır.
· Hafızayı kuvetlendirir.
· Beyin sağlığını ve sinir sistemini korur, Alzheimer gibi hastalıklara karşı korunmayı kolaylaştırır. Alzheimer hastalığına karşı kullanılması önerilir. Unutkanlığa karşı ve hafıza güçlendirmek için mutlaka kullanılmalıdır. Sinirsel rahatsızlıklarda olumlu etkilerde bulunur.
· Hazmı kolaylaştırarak kabızlığı giderir.
· Mevsim geçişlerinde yaşanan yorgunluk, aşırı uyku isteği gibi durumları engeller.
· Anti bakteriyeldir özelliktedir.
· Hormonları ve metabolik işlevleri düzenler.
Sporcu ağrılarına ve deride oluşan tahrişlere:
Uzun süren antrenmanların ardından ayaklarda veya herhangi bir bölgede oluşan tahriş ve deri hastalıklarına çok iyi gelir.
Saç dökülmesini önlemek için:
· Saç dökülmesini önlemede etkilidir. Hücre yenileyici etkisi ve nemlendirici özelliği nedeniyle saç ve cilt bakımında kullanılmaktadır. Kullandığınız şampuanınızın içinde % 4 oranında arı sütü ekleyebilirsiniz. İçine arı sütü karıştırdığınız şampuanı düzenli kullanımda saç dökülmenizi %85 kadar azaltabilirsiniz. Not: Şampuan seçiminde de doğal bitkisel şampuan kullanmanızı tavsiye ederim.
Cilt bakımında Arı Sütü:
Ağız yoluyla tüketilse bile cildinize çok fayda sağlayacaktır. Ancak isteğe göre vücut şampuanlarınıza ve kullandığınız losyonlara çok az miktarda arı sütü ekleyerek kullanabilirsiniz. Bu şekilde daha parlak bir cilde sahip olabilirsiniz.
Sivilce ve aknelere karşı kullanımı:
Özünde bulunan biyotin, fosfor, sülfür, B vitamini ve diğer enzimlerle beraber, hormonlardaki düzensizliği gidererek sivilcelerden kurtulmamızı sağlıyor. Fiyat olarak biraz pahalıya gelse de tamamen doğal olan bu yöntem ile sivilcelerden kurtulmak çok kolay oluyor.
Balın içerisine karıştırılıp macun gibi tüketilebilen arı sütü, tek başına ya da içeceğe karıştırılarak da alınabilir. Arı sütü saf ve taze halde, balla karıştırılmış, polenle karıştırılmış, sıvı ekstre veya tablet biçiminde hatta Ginsengle kombine edilmiş ürünler şeklinde piyasaya sürülmektedir.
Arı sütü Kullanımı: Arı sütü saf haliyle ya da bal ile karıştırılarak tüketilebilir. Saf haliyle tüketilmesi halinde Kahvaltıdan 15 dakika önce dilaltına getirilerek ortalama 15 saniye kadar dilin altında bekletilir. Ardından ağız içerisinde gezdirilir ve yutulur.
Günlük doz için net bir miktar yoktur. Arı sütünün saf şekilde yetişkinlerde günlük 500 mg, bir rahatsızlığa karşı kullanılacaksa günlük doz olarak 1 gr alınabileceği ifade ediliyor. Çok fazla miktarlarda tüketilmemeli, günde maksimum 1 gram kadar kullanılmalıdır. Küçük çocuklarda miktar yarıya indirilebilir.
Pittsburgh Tıp Merkezi günlük doz olarak 50-150 mg arı sütü özü kullanımını önermiştir.
20 günlük kullanımdan sonra 10 gün ara verilip yeniden kullanılabilir. Özellikle ilkbahar ve sonbahar dönemlerinde kullanımı öneriliyor.
Arı sütü pahalı bir ürün olduğu için sahte ürünlerle karşılaşma olasılığınız yüksektir. GGBS kaydı olan ürünler daha güvenli olabilir.
Arı sütü preparatları taze veya dondurularak kurutulmuş olarak satılmaktadır. Hastalıklara karşı korunmak sağlıklı ve zinde kalabilmek için herkes arı sütünü kullanabilir. Arısütü ısıya ve ışığa duyarlıdır. Bu yüzden muhafaza edilmesinde uyulması gereken kurallar vardır. Arı sütü kullanımı saf şekilde olabileceği gibi balla da karıştırılarak alınabilir. Tüketimi sırasında tahta kaşık kullanılmalıdır. Ayrıca bir çok ülkede kapsül haline getirilmiş biçimleride vardır. Saf halde alındığında dilaltından alınır. Ancak arı sütünün besleyici değerlerini yitirmeden saf halde tutmak kolay olmadığından genellikle balla karıştırılarak tüketilmesi yaygındır. Arı sütünün karıştırıldığı balın gerçek ve kaliteli bal olması gerekir. Arı Sütünün kalitesini içerdiği 10-HDA (10-hydroxy-2-decenoic acid) oranı belirler. 10-HDA oranı genellikle 1.4 ile 1.8 aralığında değişir. 1.8 üzerindeki değerler ise arı sütünün yüksek kaliteye sahip olduğunu gösterir.
Arı Sütü Saklama Koşulları
Saf arı sütü ışık ve oksijene maruz kalmadan +4ºC ile -10ºC arası sıcaklıklarda buzdolabında 4 ay muhafaza edilebilir.
Balla karıştırılan arı sütü ışık ve oksijen teması olmaksızın +5ºC ile +10 ºC arasında renkli kavanozlarda 4 ay süresince saklanabilir.
• 2 yaşından küçük çocuklara arı ürünleri verilmemelidir. Yeterli bilgi olmadığı için hamile ve emziren kadınlar hekim onayı olmadan kullanmamalıdır.
• Arı sütüne ve arı ürünlerine karşı alerjisi olan kişiler kullanmamalıdır. Alerjik reaksiyonlar, solunum güçlüğü, sindirim sorunları, anaflaktik şok görülebilir.
• Kan sulandırıcı ilaç, kolesterol düşürücü, diyabetik ilaç ya da herhangi bir rahatsızlık için sentetik ilaç kullananlar önce hekime danışmalıdırlar. Bir ameliyat söz konusuysa bu tür ürünlerin kullanımına 2 hafta önceden son verilmiş olması gerekir.
• Memorial Sloan-Kettering Cancer Center’a göre östrojen duyarlı meme kanseri durumunda arı sütü kullanılmamalıdır.
Bize dayatılan Yaşam Tarzında olmazsa olmazların arasına sokulan Deterjanlar nedir? Çevre ve insan sağlığına getirdiği riskler nelerdir? Bu riskleri enaza indirmek için neler yapılabilir?
Çamaşırda, bulaşıkta, vücut ve çevre temizliğinde yaygın olarak kullanılan bu kimyasallar üzerinde, uzun uzun düşünmek zorunda olduğumuzu hatırlatmak istiyoruz.
Prof.Dr.İsmet Dökmeci’in bu konuda yazmış olduğu bir makalede söyledikleri çok önemli:
“İnsan ve diğer canlıların yaşam ortamı olan su, hava ve toprağın endüstriyel teknolojinin gelişmesine paralel olarak çeşitli sentetik maddeler ve diğer toksik atıklarla hızla kirlenmeye yüz tutması daha şimdiden Dünyanın bir çok yöresini yaşanmaz duruma getirmiştir. Çevreyi koruyucu önlemler almadan gelişi güzel sanayileşen ülkelerde denetimsizlik, düzensiz kentleşme, hızla artan nüfus ya da toplumun eğitimsizliğinden kaynaklanan sorumsuzluk sonucu, sağlıklı yaşamamız için vazgeçilmez bir gereksinim olan doğanın kirlenmesi alabildiğince artmaktadır. Ne gariptir ki insanlar kendilerinin meydana getirdikleri bu manzara karşısında panik içinde çare arayışına girişmekte ve sonuçta faturasını ağır biçimde kendisine ve nesillerine ödetmektedir.” dedikten sonra
“Son dönemlerde kamuoyunda deterjanların doğaya, dolayısıyla insan sağlığına olan zararları merak ve endişeyle tartışılmaktadır. İhmaller ve sorumsuzluklar sonucu ortaya çıktığına inandığımız çevre kirlenmesi sorunu bugünün insanlarının gelecek nesillerine bırakacağı kötü bir mirastır.” İfadesi ile konunun nesiller boyu önemini vurgulamaktadır.
Deterjanın günlük hayatımıza girişi ile ilgili olarak da:
“Bu asrın başında sabun elde edilmesinde kullanılan yağların kıt bulunması, temizleyici başka maddelerin bulunması için çalışmaların başlamasına neden oldu. Ham petrolden sentetik yolla elde edilen deterjan üretilmesine başlandı. Özellikle II. Dünya Harbi sırasında Avrupa ve Amerika'da yaygın olarak kullanılan sentetik temizleyiciler bulaşıcı hastalıkalrın yayılmasının önlenmesinde ve temizlik işlerinde büyük kolaylıklar sağlamıştır. Ancak bu maddelerin rastgele üretilmesi ve çevreye yayılmasıyla 1960'lı yıllarda A.B.D gibi bazı batı ülkelerinde deterjanların doğa kirlenmesinde önemli rol oynadığı belirlenmiş ve bu konuda bir dizi önlemler alma zorunluluğu ortaya çıkmıştır.” ve
“Deterjanlara temizleyici özellik veren yapısındaki yüzey-aktif maddelerdir. Üreticiler çoğunlukla deterjanlar içinde pahalı olan bu maddeleri düşük oranda (%10-30) kullanmakta, onun yerine ucuz olan bentonit, kaolin, değişik tuzlar, asitler ve silikatlar gibi temizleyici özellikleri olan suda az eriyen inorganik maddeler karıştırmaktadırlar. Bir deterjanın yapısındaki biyolojik bozulmaya (biyodegredasyon) uğratmayan maddelerin oranı onun çevre kirlenmesi ve sağlığa olan zararlarının göstergesidir. Bu maddelerin su ve toprakta bozulmadan kalıp, akarsularla göl ve denizlere ulaşması buralarda yaşayan canlıları ve onlarla beslenen insanların sağlığını tehdit etmektedir. Son 25 yıl içerisinde birçok ülke deterjan üretiminde biyodegredasyonu hızlı yüzey-aktif maddeler ve katkı maddeleri kullanmaktadırlar. Yüzey-aktif maddesi Lineer alkil benzen (LAB) ve benzeri yapıda olan deterjanlar su ve toprakta daha hızlı biyodegredasyona uğradığından deterjan üretiminde öncelikle tercih edilmektedir. Örneğin A.B.D, 1963 yılından bu yana LAB dışında yüzey-aktif maddenin deterjanlara katılmasına izin vermemektedir.” Açıklamasını yapmaktadır.
Ülkemizde üretilen deterjanlara yakın zamana kadar katılan dedosil benzen (DDB) yüzey-aktif maddesi kimyasal yapısında sağlam halkalı gruplar içerdiğinden su ve toprakta bakteri ve enzimlerin etkisiyle oldukça güç çözünmekte dolayısıyla doğada giderek birikmekte idi. Bu tehlikeli gidişi durdurmak için DDB yasaklanmış ve onun yerine LAB kullanılmaya başlanmıştır.
Deterjan içerisinde bulunan yüzey-aktif madde dışında önemli oranda (%70-90) bulunan temizleyici, beyazlatıcı, yumuşatıcı, köpürtücü, parlaklık verici ya da antiseptik özellik veren katlı maddelerinin çoğu da yüzey-aktif madde gibi insan organizmasına gıdalardan ve diğer yollardan girdiklerinde dokularda iritasyon sonucu olumsuz etkilere neden olabilmektedirler. Bir çok kanser türünün ise dokuların sürekli iritasyonu sonucu oluşabildiği literatürlerde bildirilmektedir. Ayrıca akciğer tahribatı, akciğer iltihabı, alerjik reaksiyonlar, santral sinir sisitemi, kalp, böbrek ve kan damar rahatsızlıkları, endokrin ve bağışıklık sistemi bozuklukları gibi önemli rahatsızlıkların kaynağı üretimde kullanılan katkı maddeleri ve dolayısı ile deterjanlar olabilmektedir.
Deterjanın kullanım yerleri ile temas sonucu vücudumuza giren miktarı, yapacağı zarar yönünden önemlidir. A.B.D'de bir günde insan vücuduna giren deterjan yüzey-aktif maddesinin ençok 0.3-3 mg arasında olduğu belirtilmesine karşın ülkemizde bazı yörelerde yapılan çalışmalar içme sularında dahi çok yüksek miktarlarda deterjan bulunduğunu ortaya koymuştur.
Her ne kadar vücudumuza giren günlük deterjan miktarı bilinmese de, bunun çok yüksek düzeyde olması güçlü bir olasılıktır. Bu nedenle biyodegredasyonu en hızlı olan deterjan kullanılmasının özellikle ülkemizde önemi büyüktür.
Sonuç olarak medeniyet gereği olan temizlik işlerimizde kullandığımız deterjanların vazgeçilmez yararlarının yanında çevre kirlenmesi ve özellikle sağlığımız açısından zararlarından korunabilmek için üretimlerinin kontrol altında tutulması zorunludur. Sağlık Bakanlığı tarafından sağlığa ve çevre kirlenmesine en az zararlı bileşimlerin saptanıp bu standardın dışında deterjan üretimine izin verilmemesi gerekmektedir.
Ayrıca üretici firmaların deterjan kullanımını özendirmek için giriştikleri reklam kampanyalarının abartılı ve gerçeği yansıtmaması da tüketicinin kafasında ‘madem süper ötesi temizlik sağlıyor, madem tüm zorlu kiri pası çıkarabilmekte o zaman neden her ay reklamlarda formülü yenilenir ya da geliştirilir olarak gösterilmeye çalışılmaktadır?’ Sorusunu tekrar ettirmektedir.
Gıda Mühendisi İsmail Erbay’ın bize gönderdiği bir makalesinde de:
“Sentetik temizlik ürünlerinin başlıcaları, Çamaşır ve Bulaşık deterjanları, Sıvı sabunlar ve Şampuanlardır. Sıvı sabunlar, bulaşık deterjanları ile şampuan hammaddelerinin orantıları değiştirilmiş halidir. Sabunun sıvılaştırılmışı değildir.
Bu temizlik mamullerinin içerisindeki kimyasallar insan vücudunda karbon yapımızı kırarak veya oksijeni tüketerek tamiri imkânsız hastalıklara yol açarlar. Sentetik temizlik ürünleri vücuduma dokunmasın gitsinler istiyorsanız yapılacak bir şey vardır:
1-Çamaşır makinesinde: Çamaşırlarınızı 8.000 kg ( 8 ton) su ile durulamanız gerekir.
2-Bulaşık makinesinde: Bulaşıklarınızı 6.000 kg (6 ton) su ile durulamanız gerekir.
3-Banyoda: Şampuan veya body jel kullanmışsanız 2.000 kg (2 ton veya 250 orta boy kova dolusu) su ile durulanmanız gerekir.
Küçük çocuğu olup ta boğaz enfeksiyonu geçirtmeden, bademcik hastalığı geçirmeden büyütebilen anne var mı? İnanın bu işin baş müsebbibi bulaşık deterjanlarıdır.
Bu mamulleri kullandığınız zaman bir diğer tesir ve etkisi ise çevre kirliliğidir. Bunların içerisindeki kimyasalların başlıca özellikleri bulundukları yerde oksijeni tüketmeleridir. Oksijensiz bir yerde ise hayat olmaz.
Kaynaklar:
Probiyotik nedir, ne işe yarar, hangi durumlarda kullanılmalıdır ve sizin kullanmanız gerekli midir?
Bu sorular ilginizi çektiyse buyrun yazıyı okuyun..
Probiyotikler yaşayan mikroorganizmalardır ve yeterli miktarda olduklarında yaşadıkları vücuda fazlasıyla yararlıdırlar[1]. İnsanlık, tarih boyunca bakteri kültürleri tarafından fermente edilen yiyecekleri tüketti ve sağlık yararları hep bilindi ancak son 20-30 yılda probiyotikler bilim insanlarının ve tıp çevrelerinin ilgisini çekmeye başlamıştır ve çok sayıda bilimsel çalışma yayınlanmıştır ve halen devam etmektedir.Barsaklarımızda yaşayan bakteriler vardır ve bilimsel çalışmalar barsaktaki bu mikrofloranın (barsaktaki bakteri topluluğunun adı) hastalıklardan korunmayı ve hatta gelişmesini önlemeyi sağladığını gösteriyorlar[2]. Probiyotikler barsaktaki yararlı bakterileri arttırarak, zararlı bakterilerin sayısını azaltarak etkili olurlar. Barsak sisteminde iyi bakterilerin doğal dengesinin korumasına ve yenilemesine yardımcı olurlar[3]. Genel olarak barsak sağlığı ve bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olduklarını gösteren güçlü bilimsel kanıtlar vardır[4].
Çoğu probiyotik bakteriler insan barsağında normalde bulunan bakterilere benzerler[5]
Özellikle Çoğu probiyotik bakteriler, insan barsağında normalde bulunan bakterilere benzerler[5]. Özellikle kalın barsaklar çok çeşitli ve hareketli bir mikrofloraya sahiptir. Sağlıklı bir yetişkinin barsaklarında bulunan bakteri sayısının, insan vücudundaki hücrelerin sayısından 10 kat daha fazla olduğu tahmin ediliyor. Bakterilerin zararlı mikroplar olduğunu düşünüyor olabilirsiniz ancak aslında vücudumuzdaki çoğu işlevin iyi şekilde çalışmasına yardımcı olurlar. Barsaktaki
ortamda zararlı bakterilerin azalmasını, antimikrobiyal bileşikler üretilmesini ve bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlarlar[6].
Eğer sağlığınız iyiyse ve ağırlıklı olarak bitkisel bazlı bir beslenme uyguluyorsanız probiyotik kullanmanıza gerek yok. Barsak mikrofloranız da sizing yediğiniz yiyecekleri yer. Sebze, meyve ve baklagillerden zengin bir beslenme barsak florasının doğal dengesinde olmasını sağlar.
Bağışıklık sisteminin zayıflamasına ve hastalık oluşturan bakterilere karşı direncinin azalmasına neden olan durumlar şunlardır:
• Hayvansal protein ve yağlardan zengin beslenme tarzı
• Yetersiz lif içeren beslenme,
• Antibiyotik kullanımı
• Yaş
• Stres
• İnflamatuar durumlar
• Kötü ve eksik beslenme
• Sindirim problemleri
• Bağışıklık durumu
Hangi durumlarda probiyotik kulllanmalıdır?
Probiyotikler geniş bir yelpazede sağlık problemleri ile mücadelede kullanılabilirler.
• Antibiyotik kullanımın neden olduğu ishal
• Irritabl(hassas) barsak sendromu
• Enfeksiyona bağlı ishaller
• İnflamatuar barsak hastalıkları[7].
Bir dizi bilimsel çalışma antibiyotik kullanımına bağlı ishallerin önlenmesinde probiyotik kullanımının yararlı olduğunu gösteriyor. Antibiyotik kullanmak barsaklarınızda iyi bakterilerin sayısını azaltırken, C.difficile gibi hastalık yapıcı bakterilerin sayısının artmasına neden olur.
C.Difficile hastanede yatan ve uzun süre tıbbi bakım alan hastalarda ortaya çıkan ishalin en sık görülen sebebidir. Probiyotikler zararlı bakterilerle bağlanacağı yerler konusunda yarışarak, besinler için yarışarak, hastalık yapıcı bakterilerin barsak duvarına yapışmasını engelleyerek, kalın barsak pH’sını düşürüerek asidik ortam sağlayarak iyi bakterilerin sayısının artmasını sağlarlar. Bu şekilde bağışıklık sisteminin uyarılmasını ve antimikrobiyal maddelerin üretilmesini
sağlarlar[8]. Antibiyotik almaya başlarken probiyotik kullanmanın ishal riskini azalttığını gösteren kanıtlar vardır[9]. Kontrollü çalışmalarda probiyotik bakterilerden L.rhamnosus ve S.Boulardi türleri özellikle bu etkiden sorumlu bulunmuştur[10]. Bakteri, virüs veya parazitlere bağlı enfeksiyöz ishallerin tedavisinde de probiyotiklerin yararlı etkileri gösterilmiştir[11]. Bazı Lactobacillus türleri ve S.boulardii bu tip ishallerin iyileşme sürelerini kısaltmaya yardımcı
olurlar.
İrritabl barsak sendromlarında karın ağrısı, şişkinlik ve gaz çıkarma sık görülür. Bu belirtilerin nedeni kısmen kalın barsakta gerçekleşen yiyeceklerin fermentasyon sonucunda gaz üretilmesidir. Normal barsak bakterileri kalın barsakta kalan yiyecekleri gaz oluşturmadan sindirriler. Son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmalar barsaklarda bifidobakterilerin sayısının azalmasının ve barsak beriyerinin işlevinin bozulmasının inflamatuar barsak sendromuna ve belirtilerinin ortaya çıkmasına katkıda bulunduğuna işaret ediyor. Bazı çalışmalar probiyotik kullanımının belirtilerin yatışmasını sağlayabileceğine işaret ediyor[13]. Hangi durumda hangi
probiyotiğin yararlı olabileceğine daitr çalışmalar devam ediyor.
Ülseratif kolit gibi inflamatuar barsak hastalıklarında ise yüksek doz Lactobacillus, Bifidobacterium ve Streptococcus türlerinin kullanımının yararlı olabileceği düşünülüyor. Orta veya şiddettli ülseratif kolit vakalarında hastalığın sakinleşip sürdürülmesine yardımcı olduğunu gösteren çalışmalar vardır[14]. Diğer otoimmün hastalıklar da probiyotik kullanımından yarar görürler[15]. Örneğin bebek ve çocuklardaki atopik egzema tedavisinde yararlı oldukları gösterilmiştir[16].
Prebiyotik nedir?
Prebiyotikler probiyotikelrden farklıdırlar. Bunlar sindirilmeyen ve barsakta iyi ve yararlı bakterilerin sayılarının artmasını sağlayan yiyecek içerikleridir[18]. Soğan, sarımsak, kuşkonmaz, pırasa, enginar, yulaf ve muz gibi çok çeşitli bitkisel yiyeceklerde bulunurlar[19]. Bunlar kısa zincirli karbonhidratlardır ve sindirim enzimleri tarafından parçalanmazlar. Kalın barsaklara kadar bütün bir halde varırlar ve orada iyi bakteriler için yiyecek sağlarlar. Probiyotik destekler sıklıkla prebiyotikleri de içerirler [20].
Probiyotik kullanımının bir dizi sağlık sorununda yararlı olabildiği gösterilmiştir. Çok güvenlidirler ve özetle şu durumlarda kullanılabilirler:
• Antibiyotiklere bağlı ishaller
• İrritabl barsak sendromunun neden olduğu ishallerde ve hastalık belirtilerinin hafifletilmesinde yararlıdır.
• Allerji ve otoimmün hastalıkları olanlarda yararlı olabileceğinden kullanılmalıdır.
Probiyotikler konusunda yapılan çalışmalar halen devam etmektedir. Ve hangi durumda hangi türün daha etkili kullanım alanı olduğu araştırılmaya devam etmektedir.
Sağlık tesadüf değildir, sağlığınıza yatırım yapın.
Kaynak :
http://t24.com.tr/yazarlar/nurhayat-gul/probiyotik-nedir-ne-ise-yarar-hangi-durumlarda-kullanilmalidir,9671
22.09.2017 Probiyotik nedir, ne işe yarar, hangi durumlarda kullanılmalıdır? - Nurhayat Gül - T24
Yayın Tarihi 05 Temmuz 2014 10:50



![]() |
Tel |
08504661980 |
| Tel | 08504662980 | |
| e-posta | Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. |
Copyright © 2017 Ersağ Evimde. Tüm hakları saklıdır.
Bu sayfa bir Çevre Gönüllüsü Sayfasıdır.
Ersağ Şirketinin Resmi Sitesi değildir.